vincenzo italianoitalyan ekolünde yetişmiş, sivrilmek için oyununu evrimleştirerek kendini italya liginin her aşamasında ispat eden hoca.
özellikle oynattığı yüksek presli hücum futbolunun göze hoş geleceğini düşünsem de birçok risk barındırıyor olması en büyük çekincem. her şeyden önemlisi önder özen ve vincenzo'nun iyi bir iletişim kurarak hem bu lige hem hocanın oyununa uygun futbolcuları bir an evvel takıma kazandırması bana göre. bu olmadıkça hiç kimsenin başarılı olma şansı yok.
daha detaylı incelemek isteyenler eğer ssport plus üyelikleri varsa bologna'nın inter, atalanta ve napoli maçlarının 90 dakika tekrarlarını izleyebilirler.
son olarak;
lasciatemi cantare
perche' ne sono fiero
sono un italiano
un italiano vero
4 haziran 2026 beşiktaş gain bahçeşehir koleji basketbol maçıdevreye 48-43 önde giriyoruz.
ilk yarının özeti bence çok net: hem birinci hem ikinci çeyrek başlangıçlarını kötü yaptık ama ilk maça göre temel fark üçlük yüzdemiz oldu. kötü oynadığımız bölümlerde yine boş şut kaçırdık, ritim kaybettik; fakat yüzdeli oynadığımız anda oyunun iplerini direkt elimize aldık. zaten bu takımın alametifarikası da buradan geçiyor: yüksek yüzdeyle şut attığımız her maçta rakibe ciddi problem çıkarıyoruz.
ilk kırılmada matt thomas ve sertaç’tan, ikinci kırılmada ise yiğit, jonah ve zizic’ten gelen ekstra katkı aslında nasıl bir takım olduğumuzu özetliyor. sayı dağılımını ne kadar fazla oyuncuya yayabilirsek maç bizim için o kadar kolaylaşacak. çünkü beşiktaş tek oyuncunun eline bakmadığında çok daha tehlikeli bir takım.
eksi tarafa gelirsek; bahçeşehir’in farkı açtığı iki bölümde de boyalı alanı domine etmesi canımızı yaktı. ne zaman savunmayı sertleştirdik, o anlarda farkı hızlıca kapatıp öne geçtik. bu yüzden ikinci yarıda özellikle ikili oyun savunmasına ve pota altı yerleşimine dikkat etmek gerekiyor. rakip henüz keskin şutör ritmini tam bulabilmiş değil; bunu bulmalarına izin vermeden oyunu fiziksel tarafta tutmalıyız.
iyi bir üçüncü çeyrek başlangıcı yapabilirsek son çeyreğe daha rahat girebiliriz. ama bahçeşehir’in direnci henüz kırılmış değil. ilk 3-4 dakika çok kritik. burada rehavete değil, savunma sertliğine ihtiyacımız var.
edit: beşiktaş gain, üzdü. maç sonu yazmaya hevesliydim ancak gerek yok. önümüzdeki maçlara bakacağız.
dusan alimpijevicbeşiktaş basketbolunu küme düşme hattından alıp yeniden zirve ihtimaline inandıran adam: dušan alimpijević.
beşiktaş basketbol tarihine bakınca çok net bir desen görüyorsun: dönem dönem parlayan, taraftarı heyecanlandıran ama o heyecanı sürdürülebilir bir düzene çevirmekte zorlanan bir şube. milangaz sezonunu ayrı yere koyuyorum; çünkü o sezon zaten kulüp tarihinin zirvesi. ama tam da mesele orada başlıyor. müthiş bir organizasyon kurulmuşken, tam kalıcı euroleague kapısı aralanmışken, bir anda her şey dağıldı ve o başarı taraftarın hafızasında biraz da ukde olarak kaldı.
daha eskiye gidersek 2000’de koraç kupası çeyrek finali gören takım var. ben o dönemleri yaşayarak hatırlayacak yaşta değildim ama sonradan bakınca kıymeti büyük. benim beşiktaş basketboluyla asıl bağ kurduğum dönem ise cola turka yıllarıydı. el-amin’in akatlar’a karakter kattığı, “akatlar adamı sakatlar” hissinin gerçekten yaşandığı, her serbest atıştan sonra tribünlerin “amiiin” diye bağırdığı dönem. efes’le final oynamak, uleb cup’ta grup aşamasını namağlup geçen ilk takım olmak, akatlar’ın rakipler için zor deplasmana dönüşmesi… bunların hepsi çok değerliydi. ama yine de o dönem de kalıcı bir üst seviye organizasyona dönüşemedi.
sonra milangaz geldi. burayı uzun uzun anlatmak için 5000 karakter dahi yetmez, o yüzden kısa geçeceğim. kupa olarak, kadro olarak, hikâye olarak en büyük sezonumuzdu. fakat sadece bir yıl sürdü. beşiktaş basketbolu yine bir kibrit gibi yandı; çok parlak, çok sıcak, çok heyecan verici ama kısa.
ufuk sarıca dönemi gibi denemeler oldu. ahmet kandemir döneminde banvit ekolünden gelen gençlerle, özellikle alperen’in parladığı sezonda yeniden umutlandık. o sezon 18 yaşındaki bir oyuncuyu sezon mvp'sine dönüştürecek bir takımı çok düşük maliyetlere kurduk ama o projenin devamı da bir sonraki sezon son saniyede ligde kalmaya kadar savruldu. yani mesele sadece iyi oyuncu bulmak ya da bir sezon iyi hava yakalamak değildi. mesele bir akıl, bir sistem, bir süreklilik kuramamaktı.
tam burada dušan alimpijević geldi.
dušan’ı benim gözümde farklı yapan şey sadece aldığı sonuçlar değil. burayı basamak olarak değil, gerçekten evi gibi görmesi. beşiktaş’ta çok oyuncu, çok koç gelip geçti; bazıları iyi iz bıraktı, bazıları sadece kariyer durağı olarak gördü. dušan’da ise “en az bizim kadar beşiktaşlı bu adam” hissi var. bu yüzden de her mağlubiyetten sonra düzenin sorgulanmasını, her final kaybından sonra hocanın tartışılmasını çok sağlıklı bulmuyorum.
geldiği ilk sezonda önce savunma üzerinden bir kimlik kurdu. bir önceki yıl ligde son anda kalan takımı; eurocup, bsl ve türkiye kupası yarı finaline taşıdı. bu bile tek başına büyük mesajdı: doğru organizasyonla beşiktaş basketbolu yeniden yukarı çıkabilir.
ikinci sezonda oyun karakteri değişti. savunma kimliğinin yanına daha cesur, daha hücum odaklı bir yapı eklendi. türkiye kupası ve lig finali geldi. üstelik bu yolculukta çok daha büyük bütçelerle kurulan takımlarla başa baş oynandı, efes gibi bir dev geçildi. evet bu dönemde eurocup bir hayal kırıklığı oldu ancak ilk sezonda nasıl savunma kurulduysa ikinci sezon da hücum kuruldu. beşiktaş kimlik kazanmaya, mentalite sahibi olmaya devam etti. hiç yerinde saymadı. beşiktaş’ın iki yılda geldiği nokta, bütçeden önce organizasyonun ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
üçüncü sezonda hedef artık daha büyüktü. yani euroleague. süper kupa finali son topa kaldı, türkiye kupası finali oynandı, ligde normal sezon zirve yarışının içinde bitirildi(sadece 1 sayı averajıyla ikinci olduk), eurocup’ta final görüldü. evet, o çok istediğimiz kupayı alamadık. evet, final kaybetmek can yakıyor. ama şu tabloyu da unutmamak gerekiyor: beşiktaş artık avrupa’nın ikinci kupasında final oynayan, türkiye’de final hattına yerleşen, büyük bütçeli takımların karşısında “acaba” dedirten bir takım haline geldi.
buna başarısızlık demek bana haksızlık gibi geliyor.
çünkü beşiktaş basketbolu yıllarca ani parlamalarla yaşadı. cola turka heyecanı parladı, söndü. milangaz alev aldı, dağıldı. gençlik projesi umut verdi, devamı gelmedi. dušan döneminin farkı ise ilk defa bize bir plan, bir istikrar, bir yön duygusu vermesi. bu düzen hâlâ kusursuz değil; elbette kadro hataları, maç içi hatalar, kaçan fırsatlar var. ama beşiktaş’ın yıllardır eksik olan şeyi de tam olarak bu: devam edilebilir bir basketbol aklı.
o yüzden mesele sadece dušan’ı savunmak değil. mesele beşiktaş basketbolunda ilk defa uzun vadeli bir hikâyeye tutunma ihtimalini savunmak.
yarın play-off yarı final ikinci maç var. umarım yarın ikinci maçı cumartesi üçüncü maçı kazanarak finale kalacağız. geçen yıl finalde şansımız bana göre yüzde 5’ti; bu yıl yüzde 20’lere çıkmış hissediyorum. belki yine yetmeyecek, belki yine canımız yanacak. ama artık en azından şunu biliyoruz: beşiktaş basketbolu bir daha sadece anlık heyecanlara mahkûm olmak zorunda değil. bir ekole dönüşüyor, gelişerek devam ediyoruz.
kim bilir, belki buraya bir sonraki entry’yi daha büyük bir hikâyenin ardından yazarız...
ilhan palutaslında beşiktaş'a çok yakıştırdığım ve elbet bir gün hoca olarak takımın başında görmek istediğim kişi
ancak bazı soru işaretleri halen mevcut. ilhan hoca. kariyerine hataysporda teknik direktör olarak başlıyor, daha önce de yardımcı hocalık yapmış hem hatayda hem kırıkhanda. hatayda 2.ligdeki takımı 2 sezonda yükseltiyor. 1.ligde çıktığı ilk sezonda takımı playofflara ulaştırıyor ancak playoff finalinde kaybediyor. buna rağmen 2. ligdeki referans 2. sezondan sonra hoca ile yeni sezona başlıyor hatay. fena olmayan başlangıç olsa da sezon devam ederken hoca hataydan ayrılıyor ve göztepenin başına geçiyor.
süperligdeki goztepeyi o sezon ligin ortalarında tutuyor ve genel olarak maçları gollü geçiyor. bir sonraki sezona da goztepede baslayan hoca fena olmayan bir başlangıç yapsa da ilk yarının ortalarindan sonra 6 maçta 5 mağlubiyet alarak goztepeden de ayriliyor. burada en dikkat çeken kısım bu iki takımda da mağlubiyet serilerinin yaşandığı dönem sayısı. yani bulunduğu iki takım da sezon içinde bazı bölümlerde düşmüş ve mağlubiyet serisine dönmüş bu durum. bazen toparlayabilmiş, toparlayamadiginda takımdan ayrılmak durumunda kalmış. biraz sonra bahsedeceğim rize macerasında da bu durum yaşandı. hoca oyun olarak bir şeyler oturttuğunda dahi belli dönemlerde kırılma yaşıyor ve çalıştırdığı takımların ritmini etkiliyor bu durum.
belki de en başarılı olduğu takıma konyaspor'a pek ara vermeden gidiyor hoca. yari sezonu tamamladiktan sonraki ilk tam sezonunda bizim ve gs'nin çok geride kaldığı 21-22 sezonunda ts ve fb ardından 3. olarak konferans liginde play-off oynuyorlar. burada bate borisovu eleyip vaduz'a elenince hocanın avrupa macerası da konferans ligindeki 4 eleme maçıyla son buluyor. 2g,1b,1y alsa da devam edemiyor. belki o gün o devam etmesi ve başarılı olması bize hoca hakkında birçok referans verirdi ancak maalesef hikaye erken bitiyor ve devam eden sezonda yine takımdan ayrılıyor. ancak takımdan ayrılırken sanıyorum konyasporda en yüksek puan ortalaması yakalayan hocalardan biri olarak takimdan ayriliyor. yaklaşık 1.70 mbpo ile.
beni en büyük hayal kırıklığına uğratan kariyer basamağı ise rizespor ile olan birlikteliği. her dönem bence avrupa'yı zorlayacak kadro verildi ancak bana göre hocanın en başarısız olduğu yer rizeydi. üstüne çok konuşmak istemiyorum ancak hocanin kimliği ile rizenin kimliği pek uymadı. ve rizede en dikkat ceken değişim hocanın basın toplantilarindaki tutumunun sertleşmesi olarak gözüme çarptı. bundan ne gibi bir sonuç çıkarılabilir pek bilmiyorum ancak hoca rizede bence başarısızdı ve başarısız olunca da bunu ne derece olgunlukla karşılayabiliyor biraz soru işareti oluşturdu bende.
tüm bu soru işaretlerine rağmen yine sezon ortası çok kötü bir durumda olan konyaspor'a gelip de kısa çözümlerle bir anda neredeyse avrupa ligi play-offu oynatacak olması ise mentalinin kimyası uyuşan takımlarda ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
buraya kadar anlattıklarımı neden anlattığıma gelince sebebi şu; günlerce fikrimizin az olduğu kişiler hakkında gelsin, gelmesin diye konuşup duruyor ve birileriyle kiyasliyoruz. ben ilhan hocayi cok seviyorum ve bir oyun kimliği olduğuna da eminim. rastgele bir hoca değil ve futbolu, türkiye ligini biliyor. ancak okan buruk ile kıyaslamak hiç doğru değil. okan gs'ye gelmeden once şampiyon oldu. hem avrupa liginde hem şampiyonlar liginde çok güzel referans verecek maçlar oynadi. bunlar disinda akhisar ile kupalar kazandı. ilhan hocanın ise ilk kupa şansının çok zor bir sezonda kıl payı kaçması göz önünde olsa da başka referansı olmadığını belirtmek istiyorum. belki önümüzdeki yıllarda çok büyük başarı sağlayacak ancak bu kaos ortamında sakinliği sağlayabilir mi? basın toplantısında akbaba gibi bekleyen etkileşim sevdalısı muhabir bozuntularina kaç hafta direnebilir. şampiyonluk apoletini takmış sergen yalçın'a bu kadar sabır göstermeyen taraftar ilhan hocaya -ozur dileyerek söylüyorum- bu çobanı nerden buldunuz demeyecek mi?
böyle dönemlerde bizim bir tık referansı olan insanlara ihtiyacımız var. aksi durumda en ufak bir kaos ortamı -ki hiç zor değil, bir avrupa yenilgisiyle temmuzda başlayabilir - bizi yine tesbih tanedi gibi dağıtır. ilhan hocanın meydan okuma konusunda kendine güveneceğini düşünüyorum ve teklif yapılsa ben hazırım diyebilir ancak biz ona zarar veririz diye düşünüyorum.
sonuca gelirsek bizim ocu, bucu, şucu olacak halimiz de moralimiz de kalmadı. bir teknik direktörü isterken veya istemezken gerçekten uzun uzun nedenini konuşmadan mantıklı bir sonuca varabilecegimizi düşünmüyorum. arda turan için tag açıp daha büyük başarıyı daha kısa zamanda yakalamış filipe luis için çoban derseniz bunu açıklamanız gerekiyor. teknik direktör bulacağız elbet, umarım bizim için en iyisi olur ancak bulduktan sonra bu adama nasıl sahip çıkacağız bu kısım beni endişelendiriyor.
uzun oldu ama bence uzun uzun konuşmalıyız. tek başına gelsin ya da gelmesin deme devri bitmesi gerekiyor, neden sorusunu herkese sormalıyız.
bayramınız mübarek olsun..
filipe luisaz önce murat özen'in girdiği haberle monaco ile anlaştığı söyleniyor.
bence çok hırslı, çok farklı oyun planlarına sahip, ayrıca çok uzun yıllar bir taktisyenin teknik direktörlüğü altında oyunculuk yapmış olması onun bize katacağı çok şey olduğunu gösteriyordu.
negatif olarak ise flemengoda yaşadığı chelsea'ye kaçma planını düşününce bir açıdan da bu durumu olumlu görebiliyorum.
hayırlısı olsun.
geçiş futbolugünümüzde 'modern futbol' anlatısında başarı sağlamanın en kolay yolu.
özellikle ülkemizde üzerine sayısız damga vurulmuş, başarısızlığa bahane olarak sunulmuş ve avrupada en üst seviyede bile ilk plan olarak görülen -1,2 takım dışında ki bu takımların da 2. veya 3. planlarıda mutlaka var- geçiş futbolu maalesef sosyal medya fenomenlerimiz ve kaşarlaşmış medyacılar yüzünden öcü gibi bakılan bir sistem haline dönüşmüştür.
her futbolcu veya teknik adam transferinde 1-2 dakikalık videolarda kontratak golü gördüğü anda bu geçişçi, anadolu topçusu, anadolu takımı oluruz gibi yorumlara maruz bırakılan insanlar aslında birçok durumda elimizde bulunan kadroya değer katacak kişiler.
4 yıl şampiyon olan gs'nin 4 sezonda da ana planı olan geçiş oyununu kalan takımlara öcü gibi gösteren medyanın bizlere oyun oynadığını söylemekten çekinmeyeceğim. şampiyonlar ligi yarı final ve çeyrek final etabında neredeyse tüm takımların geçiş kovalayıp ön alan baskılarıyla kendilerine bu şansı yaratarak goller bulduğu maçları herkes izledikten sonra bu oyuna nasıl oluyor da bu kadar öcü gözüyle bakılıyor olması genel kitlenin bir şekilde yanlış yönlendirmeye maruz kaldığının özeti gibi geliyor.
diğer yandan da dikine gidebilen, topla mesafe katedebilen oyunculara 'of ya bu geçişçi anadolu faresi' diye itibarsızlaştırma yapma bizi ileri değil, geri götürüyor bunu her seferinde atlıyoruz.
gelelim neden insanlar bu kadar kolay manipüle olabiliyor durumuna. bu kısımda da 5 senedir süren başarısız politikalar, yönetim başarısızlıkları, teknik başarısızlıklar gibi konular konuşulurken suçluların adının çok geçmemesi adına suçu sisteme atıp suçluları kamufle etmeye odaklanan aparatlar olduğundan plan kurup teknik direktör veya oyuncu seçimi yaparken 'geçiş futbolu' hikayedeki kurbana dönüşüyor. yoksa her yönetim eleştirirken mevcut durumu bugüne getirenlerin adının halen zikredilebilir olması mümkün olur muydu?!!
son beş yıldır süperstar ya da yıldız diye gelen oyunculardan ne verim alabildik? süperstar kategorisine özellikle pjanic, dele ali, immobile varken giremese de rafa en büyük katkıyı aldığımız oyuncu oldu. onun da karakter problemleri yollarimizin ayrilmasina sebep oldu. diğer yandan iyi transferler dediğimiz transferleri de bence bu devre arası yaptık çoğunlukla. ayrıca gedson tabii. gedsona ayrı parantez açıyorum çünkü gittiği güne kadar taraftarın yarısından fazlası içinden geçti. sahip olduğu tempo, dribbling becerisi üst düzey olmasına rağmen özellikle son paslar da hayal kırıklığı yaratsa da orkun ile yan yana arkalarında bir orta saha oynadıkları senaryoda bambaşka bir oyuncuya dönüşüp o 2. forvet koşularını atabilirdi. tabii kendisi de 'gecis faresiydi'.
hedeflerimize kısa sürede ulaşmak istiyorsak bu tarz oyuncularla bu oyunu oynamamız gerekiyor. 'geçiş futbolu' öne geçtikten sonra 7 savunmacıyla savunma çizgisini kurgulayacağız demek değildir. bu da işin teknik hatası işte. yanlış insanlara yanlış sorumluluklar verirseniz, size izlettikleri şey bir anda karman çorman içine her türlü şey eklenen güya iyileşmek için içilen ancak daha çok mide bulandıran çorbalara benziyor. çok iyi geçen ya da zor süreçlerde sakinliğini koruyabilecek takımını da buna uygun motive edebilecek lider varsa oynadığınız oyun rakibin üzerinde her daim baskı yapar. 80. dakikadan sonra gole ihtiyacınız varken baskı hisseden taraf sizseniz bu sefer lideriniz doğru değildir ya da takımda eksikler vardır.
hayır ben yine de set oyunu görmek istiyorum diyen arkadaşlara da şunu söylemek gerekiyor. ana planı set oyunu olan takımlardan sanırım en göze çarpanı barcelona. messi sonrası sancılı bir dönem yaşadılar. tabii mali konular da üstüne eklenince bu dönem biraz uzadı ancak bu dönem yapılanmaları için bir firsat da oldu. mevcut set oyununu güçlü bir şekilde oynamalarına rağmen, çok yetenekli ayaklara sahip olmalarına rağmen halen bunu kusursuz oturtmak çok zaman aldığı için sıkıntı yaşıyorlar. kaybettikleri atm çeyrek final maçının ikinci maçına baski+geçiş oynayarak dönmeye çalıştılar. hücumları hızlıca sonlandirarak rakibi bozmaya çalıştılar.
barça uç bir örnek olarak görülebilir, evet savunmada büyük eksikleri var bunun da farkındayım ancak burdaki kastım bir takima set oyunu varyantları çalıştırıp öğretmek çok daha uzun ve zaman alan bir şey.
bana makul geleni ise yüksek baskı yapıp kaptiklari topları kullanabilecek oyuncuları olan ve iyi bitiricilerle hızlıca gol atıp kazanabilen bir takım uzun vadede sete oturduğunda da set hücumu alışkanlıklarina sahip olabilmeli zaten. eğer burada eksik varsa zaten bir türk takımı olarak avrupada başarılı olma ihtimalin pek olmaz. iyi oyuncular da işin bu kısmı için varlar zaten. önemli olan doğru oyuncuları bulabilmek.
sonuç olarak yıllarca bize öcü gibi gösterilen 'geciş futbolu' kısa sürede başarı vaat eden, rakipleri baskı altına alacak ve gelişimine devam eden oyuncularınızı daha da geliştirecek modern futbolun en önemli ve net sonuç alan planıdır.
umarım anlaşılabilmişimdir, teşekkürler...
sercan dikmegel de...
aklıma sadece bu geliyor ismi görünce
bülent uslu20-21 yılında takım şampiyon olduktan dikkatimi çeken 2 şey;
-anç'nin olduğu meşhur poster
-bülentin kitap yazması
şampiyonluğa giderken her ne kadar büyük katkısı olduysa da kötü günlerde de büyük zararı oluyor. bjk yöneticiliği hayalini bırakıp bir yorumcu olarak kendini bjkye adarsa çok faydalı olur ancak medya birimi kurduğundan beri zararı çok daha fazla maalesef.